Halkın ve Hakkın Şairi Abdurrahim Karakoç - Ramazan Avcı

Nerede bir hata görsem ukde olur içimdeAhtım var, zülfü yâre dokunsa da yazarımEyvallahla işim yok, ben razıyım suçumaYeminliyim, canıma okunsa da yazarım(Gerdanlık- ııı, 2005, s.200)Ve yemini üzere 80 yıllık ömrünün altmış...

Nerede bir hata görsem ukde olur içimde

Ahtım var, zülfü yâre dokunsa da yazarım

Eyvallahla işim yok, ben razıyım suçuma

Yeminliyim, canıma okunsa da yazarım

(Gerdanlık- ııı, 2005, s.200)

Ve yemini üzere 80 yıllık ömrünün altmış yılını yazarak geçirdi Abdurrahim Karakoç, Kalemini haksızlıklara karşı silah gibi kullanırken hakkında defalarca dava açılmasına rağmen demokrasinin varlık nedeni olan düşünce özgürlüğünün yılmaz savaşçısı oldu. Hiçbir –izm’in, hiçbir iktidarın yandaşı olmadan Hakk’ın ve halkın sözcülüğünü üstlendi. Eğilmeden, bükülmeden inandığı gibi yaşadı ve öldü. Cenazesine savunduğu ilkeleri benimseyen-benimsemeyen her düşüncenin ve yıllarca eleştirdiği siyasî partilerin temsilcileriyle her faniye nasip olmayan kalabalık bir halk katılarak ona olan sevgi ve saygılarını ifa etti. Hayattayken basında boy boy resimleri yayınlanan, kitaplarının reklamı yapılan bir şair olmamasına rağmen yalnızca Türkiye’nin değil, Türk dünyasının tanıdığı ve sevdiği bir şair oldu. 1970’li ve 1980’li yıllarda arkasında holding veya devlet desteğini alan kitaplar 2-3 bin adet basarken onun kitapları 10.000 adet basıldı. Şiirlerini Türk halk müziğinin usta sanatçısı Musa Eroğlu besteledi, Selda Bağcan, İbrahim Tatlıses, Şükriye Tutkun, Mahzun Kırmızıgül, Gülay, Zara, Gülşen Kutlu gibi ünlü ses sanatçıları okudu. Bazı şiirleri Hasan Sağındık, Bayram Bilge Tokel, Âşık Mahzunî tarafından bestelenerek kasetlere, CD’lere okundu. Şiirleri en fazla ezberlenen şairlerin başında o gelmektedir.

Abdurrahim Karakoç’un bu derece sevilmesinin ve ona saygı duyulmasının nedeni ne olabilir? Bu yazımızda bu sorunun cevabını vermeye çalışacağız.

          1. Gelenekten beslenen, geleneğin yeni şartlarda devamı olan halk şairi oluşu

Abdurrahim Karakoç, saz şairi değil, kalem şairidir. Saz çalmasını bilmez. Şiirlerini okuyarak, söyleyerek değil yazarak icra etmiş; atışmalara, âşıklar şölenlerine katılmamıştır. Bu bakımdan çağdaşı Âşık Reyhanî, Âşık Murat Çobanoğlu, Âşık Mahzunî gibi halk şairlerinden farklıdır. İlkokul mezunu olmasına rağmen üniversite bitirmiş diplomalılardan daha fazla okumuştur. Bu durum onun “halk şairi” olup olmadığı konusunda istifham oluşturmuştur. Nitekim üniversite yıllarımda bitirme tezimi Abdurahim Karakoç üzerine yapmak için sevgili hocam halk edebiyatının duayeni Sayın Prof.Dr. Saim Sakaoğlu’na başvurduğum zaman Hocam ile Karakoç’un geleneksel halk şiiriyle ilişkisi üzerinde kısa bir değerlendirme yapmıştık. Daha sonra yine çok değerli Hocam, yeni Türk edebiyatının duayeni Sayın Prof. Dr. Orhan Okay ile Sakaoğlu Hocam kısa bir telefon görüşmesi yaparak Abdurrahim Karakoç’un halk edebiyatında mı yoksa modern Türk edebiyatı alanında mı değerlendirilmesi gerektiğini istişare ettiler ve sonunda Karakoç’un halk edebiyatı sahasında değerlendirilmesi gerektiği konusunda görüş birliğine vardılar.

Abdurrahim Karakoç da kendisinin halk şairi olduğunu vurguluyor çeşitli konuşmalarında. Şiirlerinin birkaçı istisna hemen tamamını dörtlüklerle, koşma biçiminde – son dönem şiirleri rubai tarzında- 11’li veya 8’li hece vezniyle yazılmış olması, sosyal konularla aşk, ayrılık, gurbet, din gibi geniş halk kesimini ilgilendiren temaları işlemesi bu şiirlerin kolayca ezberlenip hafızada tutulmasında etken olmuştur. Ancak Karakoç, geleneğin tekrarı değil, yeni şartlar içinde devamıdır. O, halk şiirine çağdaş bir kimlik kazandırmak istemiş ve bunu başarmıştır. Bu konuda şöyle demektedir: “Şiiri belirli kalıplar içerisinde, belirli bir ses çizgisinde dondurmak şiiri kısırlaştırmaktır bence. Klasik halk şiirimize ben çağdaş bir kimlik kazandırmaya çalışıyorum. Belki bir yörenin, belki bir sürenin gerilerde kalmış, izi-ışığı başkalarına karışmış bir temsilcisi olmaya kesinlikle niyetim yoktur. Böyle düşünen ve şiir sanatına bu perspektiften bakan bir şairin şiirlerindeki imajlar da çok değişik ve çarpıcı olacaktır tabii.” 1

Yahya Kemal Beyatlı, nasıl ki “neo – klasik” kimliği ile klasik Türk şiirini modern şartalar içinde yeniden yorumlayarak yeniyi inşa ediyorsa Karakoç da halk şiirinde bunu gerçekleştirmiştir.

Suların başında susuzluk çektim

Aynaları kırdım, toprağa baktım

Yağmur damlasında zamanı yaktım

Hangi el yaramı sardı bilmem ki

( “Merak”, 1991, Gökçekimi, s.16)

Mısralarında ya da;

Gönlümü vermişim, güle ne hacet

Daha başka bir gönüle ne hacet

Altına, elmasa, tüle ne hacet

Şefkatimle duvakladım ben seni

(“İtiraf”,1988, Dosta Doğru, s. 28)

Dörtlüğünde olduğu gibi yeni, etkileyici benzetme ve imajlarla, akıcı bir üslupla söylediği şiirler, Karakoç’u çağdaş bir halk şairi yapmıştır.

          2. Halkının sözcülüğünü yapan milliyetçi - halkçı bir şair olması

Abdurahim Karakoç, halkımızın gözü, kulağı, kalbi ve dili olmuştur. Toplumun dertlerini, acılarını nefsinde yaşayan şair,

        Mektup yazdım Hasan’a

        Ha Hasan’a ha sana

Mısralarıyla başlayan sanatçı-halk dertleşmesi diyebileceğimiz manzum-mektuplarıyla halk ile kendisi arasında güçlü bir frekans kurmuş; vatandaş Türküleri adını verdiği şiirlerle halkının bürokrasiye karşı dili olmuştur. Prof. Dr. Sadık Kemal Tural, Abdurrahim Karakoç için, “Abdurrahim Karakoç, 40 yıllık yergi şiirimizi tek başına temsil eder.” 2 demektedir. Ancak bu güzel ifade 1982 yılında yazılmıştı. Bugün için, “60 yıllık yergi şiirimizi tek başına temsil eder.” İfadesini kullanmak daha yerinde olacaktır. Gerçekten de Karakoç, toplumsal aksaklıkları, haksızlıkları ve adaletsizlikleri düzeltmek için kalemini silah gibi kullanmıştır. Şiirlerinin büyük bir kısmında sosyal taşlamalara yer veren şairin bu konudaki şiirlerinin kaynağı darbeciler, demokrasi maskaralığı, adaleti katleden hukukçular, görevini yapmayan siyaset ve kamu görevlileri, her türlü yolsuzluk ve haksızlıklar olmuştur. Sosyal hicivlerinden dolayı hakkında 30’a yakın dava açılmış, bu davalarda avukat tutmayarak kendi kendini savunmuş ve hepsinden de beraat etmiştir.

Şiirin edebi çerçevesinde kaleme aldığı mizahî bir anlatımla Anadolu insanının hak ve hukukunu aramış, bu cenahtaki insanların hal-i ahvalini, dertlerini, aşkını yine onların temiz Türkçesiyle ortaya koymuştur.

Karakoç, İsyanlı Sükût adlı şiirde halkı horlayan kamu yöneticilerini, Tohdur Beğ adlı şiirinde vatandaştan önce parayı muayene eden doktorları, Hakim Beğ adlı şiirde davaları bir türlü bitiremediği, sonuçlandıramadığı için vatandaşa eziyet çektiren adalet mekanizmasını, Mebus Beğ adlı şiirleriyle görevini yapamayan siyasîleri, vatandaşın bakış açısı ve diliyle hicveder. O, şiirlerinde halkın sözcüsü olarak duygularına tercüman olmuş, bu şiirlerle halkın gönlünde taht kurmuştur.

Gene tehir etme üç ay öteye

Bu davam dedemden kaldı hâkim beğ

Otuz yıl da babam düştü peşine

Siz sağolun o da öldü hâkim beğ

(“Hâkim Beğ”, 1973, Vur Emri, s.347

O, Anadolu insanı adına, köylünün hakkını istismar eden şehirli aydınlarla hesaplaşır:

Boz ekmeğe katık edip soğanı

İçip üzerinden ekşi ayranı

Temmuz ortasında öyle zamanı

Siz mercimek yolabilir misiniz?

(“Açık Mektup 2”,1978, Kan Yazısı, s.68

“Karakoç’un şiirlerindeki vatandaş tipi dar gelirli, işçi, memur, işsiz ve köylü kesimidir. Kendisi de bir Anadolu çocuğu olan ve Anadolu halkı ile iç içe yaşayan şair, köylünün meselelerini çok iyi görebilmektedir. O, Anadolu insanının problemlerini bizzat görerek ve yaşayarak şiirlerine aktarmıştır. Anadolu insanı ne hissediyor ve ne düşünüyorsa onu hissetmiş düşünmüş ve bütün samimiyeti ile şiirlerine dökmüş; bu şiirlerle adeta vatandaşın yüreğini soğutmuştur.” 3

Düşündü, kış yakın, evde odun yok

Tenekede tuz yok, çuvalda un yok

Yok yoka karışmış, tuz yok, sabun yok

Avrat “Bayram” dedi, eğdi başını

Adam, “Evet” dedi, sıktı dişini.

(“Bayramlar Bayram Ola”,1983, Suları Islatamadım, s. 56)

Karakoç, millî duyarlılığı yüksek, halkçı bir şairdir. Ancak onun halkçılığı, halkı kendi düşünceleri doğrultusunda düşünmeye ve yaşamaya zorlayan, kendilerini çoban, halkı sürü gibi gören siyasî-ideolojik bir halkçılık değildir. Halkın söylemek isteyip de söyleyemediğini pervasızca, yiğitçe ve kusursuzca dile getirdiği için halkın sözcüsü olmuştur.

Bekir Oğuzbaşaran’ın ifadesiyle “Abdurrahim Karakoç’un şiiri, çilekeş halkımızın bürokrasi ve yabancılaşmış aydına karşı yükselttiği kendi öz sesidir.” 4

          3. Çağının tanığı oluşu

Edebî eserler, yazıldıkları dönemin sosyal, kültürel, iktisadî, siyasî, fikrî ve estetik zevk anlayışlarını, kısacası devrin zihniyetini yansıtırlar. Bu bakımdan her sanatçı çağının tanığı, her eser çağının hikâyesidir.

Abdurrahim Karakoç’un şiirleri tarihî seyir içinde ele alınıp incelendiğinde ilk eseri olan Hasan’a Mektuplar’ın yayınlandığı 1965 yılından günümüze kadarki gelişmeleri halkın bakış açısıyla takip etmek mümkündür.

Karakoç’un sosyal konulu şiirlerinde dar gelirli vatandaşın en çok mustarip olduğu zam, enflasyon, pahalılık gibi ekonomik sorunlar; ülkenin kötü yönetilmesi; rüşvet ve yolsuzluklar, batı hayranlığı, laiklikten kaynaklanan sorunlar, adaletsizlikler, manevî değerlerden uzaklaşma, halk-aydın çatışması gibi konular ön plana çıkmaktadır. Karakoç, bu konuları kendine mahsus üslupla mısralara dökmektedir:

Temel kaçkarlarda atışa çıktı

Şansına nataşa katuşa çıktı

Ereğli, Karabük satışa çıktı

Çeliğin, demirin hâline bir bak

(Dedem Korkut’a Dilekçe, 2000, Yasaklı Rüyalar, s. 75)

          4. Millî kültürü müdafaa eden bir dava adamı oluşu

Abdurrahim Karakoç, Tanzimat’la başlayan kimlik bunalımı karşısında Türk milletinin millî değerlerinden uzaklaşmaması için olağanüstü bir mücadele vermiş, bu mücadele özü Türk ve Müslüman olan Anadolu insanı tarafından takdirle karşılanmıştır. O, dava felsefesini şu mısralarla dile getiriyor;

Ben milletim uğruna adamışım kendimi

Bir doğrunun imanı bin eğriyi düzeltir

Zulüm Azrail olsa hep Hakk’ı tutacağım

Mukaddes davalarda ölüm bile güzeldir.

(“Dava Felsefem”, 1973, Vur Emri, , s.10)

O, kültürde görülen yozlaşmayı kendi üslubuyla masaya yatırır, yozlaşanları hicvederken halkı uyarır:

Ne kültür bizimdir, ne sanat bizim

Ne bu dil bizimdir, ne lügat bizim

Ne Yavuz, ne Fatih, ne Kürşad bizim

Kitaptan sildirdik güzellikleri

(“Güzellikler Katliamı” 1992,, Beşinci Mevsim, s. 33)

Şair, Türk gençlerinin fikir kılavuzu olur, onlara nasihatler verir:

Eskiyi yeniyi bırak bir yana

Her şeyin iyisin, doğrusun ara

Uyma köksüzlere olma maskara

Aman ha, aman ha, aman ha bacım.

(“Unutma Bacım”, 1973, Vur Emri, s.21

Karakoç’un fikir cephesini Türk-İslâm ülküsü oluşturur. 1980 yılından sonraki şiirlerinde dinî lirizm biraz daha ağır basar. Onun şiirleri inancı etrafında mayalanmıştır. Bir halk şairinin halkının inancını savunması kadar doğal ne olabilir ki:

Türkçe sevdalanan, İslamca yanan

Adar milletine bir değil, bin can

Yavuz Sultan Selim, Barbaros, Sinan

Susarsam hakkını helal etmesin

(“Yemin”, 1978, Kan Yazısı, s.80)

Halk şairi, aynı zamanda halkın kılavuzudur. O, bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz millî birlik ve beraberliğimiz için herkesi sağduyuya davet ediyor:

Dünün insan yiyen kanlı çarkı yok

Yüzlerde gam, gönüllerde korku yok

Çerkezi yok, Kürdü yok, Türk’ü yok

Kardeşiz, tek vücut, tek bir milletiz.

(“Birlik”, 1983, Suları Islatamadım, s.50)

          5. Lirik aşk şiirleriyle kalbimizi titretmesi

Abdurrahim Karakoç’u, Türk şiirinde ölümsüz kılacak edebî değeri üstün şiirleri, aşk, ayrılık, özlem, tabiat konulu şiirleriyle iç dünyasını dışa aksettiren şiirleridir.

Özellikle coşkun bir lirizm, güçlü bir âhenk ve zengin, duru, akıcı, sanatlı bir üslupla kaleme aldığı aşk temalı şiirleri her kesimden okuyucunun kalbini titretmiş, adeta “İşte bu şiir beni anlatıyor” dedirtmiştir. şüphesiz bunların başında Mihriban gelir. Bu şiir bile, bir şairi edebiyat tarihine mal etmeye yeterlidir:

Sarı saçlarına deli gönlümü

Bağlamışlar çözülmüyor Mihriban

Ayrılıktan zor belleme ölümü

Görmeyince sezilmiyor Mihriban

(“Mihriban”, 1988, Dosta Doğru, s.30)

Dörtlüğü ile başlayan bu şiir denilebilir ki Türkiye’de en çok ezberlenen şiirdir. Şiirin, ülke genelinde yaygınlaşmasında Türk halk müziğinin usta yorumcusu Musa Eroğlu’nun hakkını da teslim etmek gerekir.

Karakoç’un bu alandaki bütün şiirleri Mihriban şiiri kadar güçlü ve etkilidir:

Aşk deyince anlattığı her şeydir

Öldürdükçe tadı gelen bir şeydir

Azrail’e can vermesi zor şeydir

Sen istersen sana vermek ne güzel

(“Hayal ve Gerçek”, 1988, Dosta Doğru, s.68

Diyerek aşkın ne olduğunu dile getiren şairin özgünlüğü, aşkı konu edişi değil, “Azrail’e can vermesi zor şeydir/Sen istersen sana vermek ne güzel” mısralarında olduğu gibi yeni söyleyiştedir. Karakoç, bu şiirleriyle geleneksel halk şiirine nefes, renk ve oylum kazandırmıştır. Hiçbir halk şairi, yârini beklerken saat isyan etmemiş, takvim kudurmamıştır:

Gönlüm sende, gözüm yollarda durdu

Saat isyan etti, takvim kudurdu Ayıp,

(“Dosta Doğru”, 1988, s.22)

Abdurrahim Karakoç’la yaptığımız bir mülakatta, sosyal konuların dışında aşk, gurbet, tabiat gibi temaları bu kadar güzel kaleme alırken neden bu tür şiirlere az yer verip taşlamalara çok yer verdiğini soruyoruz. Karakoç şu cevabı veriyor: “Efendim, bülbülden, gülden, tabiattan, geceden, yıldızdan, aydan, şafaktan, aşktan söz etseydin bundan daha iyi olurdu diyenler var. Ben onlara fırsat bulamadım ki.. O dedikleri âlemi bulabilmek için bu kötülüklerin yıkılması lazım. Ben bunlara vura vura oraya gitmek istiyorum zaten. Kötülükleri yıkayım ki o güzelliklere varabileyim. Yılan taşlamaktan bülbül sesi dinlemeye vakit bulamadım.” 5

Abdurrahim Karakoç, dış dünyanın etkisinden uzaklaşıp iç dünyasının sesini dinlediği zaman öfkenin yerini hüzün ve özlem alıyor. Bu şiirler, kapalılık bakımından halk şiirinin sınırlarını zorlar, modern şiirin güzel örnekleri olarak karşımıza çıkar. Bu şiirler daha sanatsaldır ve farklı, zengin imgeler içerir:

Aradım ben beni, buldum her yokta

Kâinat içimde bir küçük nokta

Gönlüm kâinata sığsa yanarım

(“Ben Kendimi Anlayamam”, 1992, Beşinci Mevsim, s.140)

Ben: Hep yıllar yılı kanayan çıban

Ben: Fikir sürüsün yitiren çoban

Ben: Hayâl peşinde çarıksız taban

Ben: Gurbet ağzında bulgur aşıyım

(“Ben”, 1988, Dosta Doğru, s. 18)

          6. Üslubu

Abdurrahim Karakoç’u diğer şairlerden farklı kılan, ele aldığı konulardan ziyade konuyu ifade ediş tarzıdır. Onun hicivlerinde mizah, istihza ve nükte karikatürel bir güzellik kazandırır. Mesela Kültür Bakanlığının düzenlediği “Israfı önleme, tasarrufa çağrı” konulu bir şiir yarışmasına yarışma dışı alaycı bir şiirle katkı sağlar:

Dört kişiye tek pabuç yeter de artar bile

Bey’in hakkı saltanat, kölenin hakkı çile

Koklayarak yaşayın, katıksız somun ile

Değiş-tokuş kullanın bir gömleği üçünüz

Hem tasarruf yapınız, hem ısraftan kaçınız

(“Aykırı Nasihat”, 1991, Gök Çekimi, s.136)

Yaşayan Türkçeyle kaleme alınan, atasözleri ve deyimlerle zenginleştirilen mısralar, şiirlerin halk tarafından daha iyi anlaşılmasına ve benimsenmesine katkı sağlamıştır:

Toprak kabul ederse çekirdek karpuz olur

Su ayazı içince sabitleşir buz olur

Atalarımız demiş, ben demedim bu sözü

Her saldırgan yavuz it, sonunda uyuz olur

(“Gerdanlık-III, 2005, s. 45)

Abdurrahim Karakoç, 2000 yılından itibaren duygu ve düşüncelerini rubailer şeklinde ve “Gerdanlık” adı altında yayınlar. Bu şiirlerde yoğun düşünceler sehl-i mümteni bir anlatımla okuyucuya sunulurken Karakoç bir bilge kimliğiyle karşımıza çıkıyor:

Aslanlar, şahinler çiğ etle beslenir

Öfkeler ve kinler nefretle beslenir

Yolu-yordamı var her şeyin mutlaka

Ego’lar/ Evet’ler/ Emret’le beslenir

(“Gerdanlık-III, 2005, s.24

Karakoç, halk şiirinin klasik mazmunlarını değil, kendine has benzetmelere sıkça yer vermektedir. Son derece yerinde kullanılan bu sanatların oluşturduğu imgelerin algı damarını çatlatmadan okuyucu tarafından kolayca anlaşılması Karakoç’un şiirlerinin beğenilmesinde etkili olmuştur.

          Sonuç

Abdurrahim Karakoç, Türk şiirinin son 50 yılına damgasını vurmuş, yüzlerce şairi etkilemiş, davasını şiir diliyle milyonlarca insana ulaştırmayı başarmış özü ve sözü bir olan bilge bir halk şairidir. Hicivleriyle yanlışı göstermiş, Mihriban gibi şiirleriyle Anadolu insanının saf ve samimi sevgisini terennüm etmiştir. Halk şiiri geleneğine zenginlik katmış, heceyi doruğa taşımış olan Türkçenin bu büyük ustası, Türkçe var olduğu sürece dillerde ve hafızalarda yaşayacaktır.

Abdurrahim Karakoç, bir eserinin ön sözünde “Şair, yaşadığı çağı yorumlayan, gelecek çağlara mesaj gönderen söz sanatçısıdır.” demişti. Karakoç’u bu tanım içinde değerlendiriyor, kendisine Allah’tan rahmet diliyoruz.

-----------------------------------------------

1 Akbaş, Ali (1983), “Karakoç’la Bir Çeşme Başı Sohbeti”, Doğuş Edebiyat, sayı: 20, s. 4

2 Tural, Sadık K, Zamanın Elinden Tutmak, Ötüken Yayınevi, İstanbul, 1982, s.150

3 Avcı, Ramazan; Halk Şairi Abdurrahim Karakoç, Hayatı, Sanatı ve Şiirleri, Erzurum 1986, Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Lisans Tezi, s.12

4 Oğuzbaşaran, Bekir (1983), Dikkatler, Doğuş Edebiyat, sayı: 20, s.14

Yazarlar Haberleri